Okunan Makale:
Tek Başına Ya Da Beraberce Keşfetmek İçin

Tek Başına Ya Da Beraberce Keşfetmek İçin

Yazı İlkay Baliç

2009 yılının sonbahar aylarında telefonum çaldı. Arayan Esen Karol’du; yeni bir sanat kurumundan bahsediyordu. İstiklal Caddesi üzerinde bir binaymış. Vehbi Koç Vakfı’na bağlıymış. Çağdaş sanat sergileri yapılacak ve her sergiye bir de yayın eşlik edecekmiş. İşin içinde Melih Fereli de varmış. Bense o vakit, yüksek lisans tezimi bitirmek ve vaktimi kendim ayarlayabileceğim bir çalışma hayatı kurmak üzere İKSV’deki tam zamanlı işimden -İstanbul Bienali ve Kurumsal İletişim ekiplerinde Editör olarak çalıştıktan sonra- ayrılmış, tez savunmasına hazırlanıyordum. “Elbette” diyorum, “bu yeni kurumun dilini, basılı malzeme ve tanıtım yapısını, yayıncılık anlayışını oluştururken ve sonrasında da birlikte çalışmak isterim.”

Bir sonraki sahnede, Emre Baykal ve Bahattin Öztuncay’la İstiklal Caddesi’ndeki tarihi binanın 4. katında, sonraki yıllar boyunca Emre’nin ofisi olacak olan odada, cam bir masanın etrafında oturuyoruz. Emre bir kartvizit uzatıyor. Üzerinde “Arter” yazıyor. Esen’in tasarladığı “sanat için alan” şiarına göre, içeriğe alan açan kurum kimliği anlayışına hemen ısınıyorum. İş tanımımı konuşuyoruz: Tüm Arter yayınlarının editörlüğü, sergi metinleri, rehberler, basılı malzemeler, web, sosyal medya, basın bültenleri… Türkçe ve İngilizce olmak üzere iki dilli işleyecek bu kurumun her tür metin içeriğinin benim elimden geçeceği bir yapı. Üstelik 30 yaşıyla beraber freelance hayata adım atan biri için büyük bir lüksle beraber: Sözleşmeli çalışacağım, vaktimi kendim ayarlayacağım, ofiste olmak zorunda değilim.

İlk sergi “Starter” –hem lezzetli bir başlangıç hem de içinde (st)arter var. Küratörü René Block. Afişi, davetiyesi, sergi rehberi, kartpostalları bir yandan, kurumun web sitesinin kurulması, sosyal medya hesaplarının açılması gibi işler diğer yandan devam ediyor. Ve tabii ilk yayın. Ömer Koç, önsözünde Arter’in “ilerde kurulması planlanan çağdaş sanat müzesi için bir hazırlık ve laboratuvar alanı” olduğunu yazıyor. VKV’nin çağdaş sanat alanındaki faaliyetlerinin nihai hedefini ilk o zaman öğreniyorum: Bir müze kurulacak. Sonraki yıllar boyunca Arter’in programındaki sergiler ve yayınlar için çalışmaya devam ederken, iki haftada bir yaptığımız koordinasyon toplantılarında Melih Bey’den müzeyle ilgili gelişmeleri de dinliyoruz: Bir mimari yarışma açılmış (2012), konsept projeleri teslim edilmiş ve Grimshaw Mimarlık’ın önerisi seçilmiş (2013), proje tamamlanmış, inşaatın başlaması için harekete geçilmiş (2014). Sürecin içinde değiliz ancak oraya doğru koştuğumuzun bilincindeyiz.

2013’te yayınlar ve iletişim işlerinin dışında bir sorumluluk daha üstleniyorum: İz Öztat’la birlikte Arter’in bir katını ziyaretçiler için “tek başına veya beraberce keşfetmek, çalışmak ve takılmak için bir ortak alana” dönüştürüyoruz. “Bahane” adıyla toplamda 2 ay açık kalan bu geçici alanda yaptığımız programlama, oluşturduğumuz yaklaşım ve sürece dahil olan herkesle birlikte edindiğimiz tecrübe, bizim için çok değerli. Müzede ise birikim başka bir boyut kazanacak; yeni binadaki öğrenme programı üzerine birlikte çalışma fırsatı bulacağız.

2014’ün Temmuz ayında hamile olduğumu öğreniyorum. Kendi hesabıma çalıştığım için kaygılarım var: Doğum iznim nasıl olacak, bebeğe nasıl vakit ayıracağım… Tam o sırada Melih Bey bana, 2015’ten itibaren ekibi müzeye yönelik olarak genişletmeye başlayacaklarını, benim de İletişim Direktörü olarak tam zamanlı çalışan ekibe katılmamı istediklerini söylüyor. Kurumun tüm iletişim faaliyetlerinden, yayıncılık ve öğrenme programlarından, kaynak ve iş geliştirme arayışlarından sorumlu olacağım. Mutlulukla kabul ediyorum. Ocak 2015’te İstiklal Caddesi’ndeki ofise düzenli olarak gidip gelmeye başlıyorum. O andan itibaren vaktimi devam eden sergi programı ile müze için hazırlık çalışmaları arasında paylaştırmaya başlıyorum. Takvimde sergiler yaklaştıkça günlük mesaimde müzenin oranı düşüyor, sergileri açtıktan sonra müze tekrar ağırlık kazanıyor: Misyon, strateji, mimari yapı, mekanlar, işlevler, program içerikleri, yöntemler, yeni tanıtım yaklaşımı, yeni mahallemiz ve komşularımız, paydaşlarla ilişkiler… Planlanacak çok şey var. 

Temmuz 2015’te başlayan müze inşaatı 2018’e doğru ilerlerken biz de yavaş yavaş ekibi genişletmeye başlıyoruz. Artık adımız belli: Dolapdere’ye de Arter olarak taşınacağız. Kendimize “müze” demeyeceğimizi ancak “müze” işlevlerini de barındıran bir “sanat merkezi” olacağımızı biliyoruz. Nisan 2019’da ise artık bina hazır. İstiklal’e veda edip Dolapdere’ye taşınıyoruz. İşe gidiş-geliş güzergahımız değişiyor, öğle yemekleri için yeni yerler keşfetmemiz gerekiyor. Ben Kurtuluş’tan yürüyerek geliyorum. Son derece dik bir yokuş bağlıyor Kurtuluş’u Dolapdere’ye. Oradan değil de arka taraftaki yamaçtan inmenin yollarını arıyorum. Bir ay içerisinde kendim için ideal yürüyüş rotasını ve Dolapdere’deki en iyi irmik helvasını bulmuş durumdayım. Öte yandan bu mahalleye taşınmamız benim için bir geri dönüş anlamı da taşıyor. Şehir planlama öğrencisi olarak 1999-2000 yıllarının büyük kısmını Tarlabaşı’nda saha çalışması yaparak, Arter binasının tam karşısında kalan parsellerdeki her bir binaya girip çıkarak, sonraki aylarını da masa başında bu verileri işleyerek ve 1/1000 Tarlabaşı Kentsel Tasarım Projesine kafa yorarak geçirmişim. Şimdi, tam 20 sene sonra, yeniden aynı sokaklardayım. Hayat bazen hakikaten de sizi dönüp dolaşıp aynı yere getiriyor.

Açılış yaklaşırken ekip bu kez yavaş yavaş değil, büyük bir hızla genişliyor: 1 Nisan 2019’da Dolapdere’ye toplam 30 tam zamanlı çalışan olarak gelmişiz; Eylül’deki açılışımıza doğru ise kadrolusuyla, sözleşmelisiyle, toplam çalışan sayımız 150’yi aşmış durumda. Bir sürü detay üzerinde yıllardır düşünülmüş, mimari planlara bakılmış, planlar yapılmış. Şimdi ise gerçek mekanda sergiler kuruluyor, fotoğraflar çekiliyor, kitabevinde satışa sunulacak kitaplar seçiliyor, basın bültenleri servis ediliyor, mobilyalar teslim alınıp mekanlara yerleştiriliyor, sesli rehber içerikleri kaydediliyor, kütüphane rafları yerleştiriliyor, yayınlar baskıya veriliyor… Açılışa doğru geri sayıyoruz. Hala yapılacak çok iş var; binada ise bir sabırsızlık hali hakim sanki. Ziyaretçilerini bekliyor gibi.

Temmuz sonlarına doğru bir Cumartesi günü ofisteyim. Şunu da halledeyim, bunu da bitireyim, derken bir türlü çıkamıyorum, hava ufaktan kararıyor. Mutfaktaki son ıspanaklı börek dilimini alıp arka bahçeye bakan balkona çıkıyorum. Kulaklarıma insan sesleri geliyor. Bir an anlayamıyorum ne olduğunu, beşinci kattan aşağıya doğru bakıyorum: Bit pazarı kurulmuş, yıllardır her Cumartesi akşamı olduğu gibi. Işıklar yanmış, sokaklar insanlarla dolmuş. İçimi bir heyecan kaplıyor, çocuk gibi seviniyorum: Çok yakında arka bahçemiz de insanla, sesle, ışıkla dolacak. Bu kadar zamandır işte bunun için çalışıyoruz; bina da ekip olarak bizler ve ziyaretçiler de hepimiz bu anı bekliyoruz. Bunu hatırlayınca sanki yolunda gitmeyen, çözüm bekleyen her şey gözüme biraz daha kolay görünüyor.

Sonrası rüyaların birbirini kovaladığı tek bir gece gibi. Ağustos bir çırpıda geçiyor, kendimi bir alışveriş merkezinde 09/09/2019’daki protokol açılışımız için elbise bakarken buluyorum. Daha önceki Arter açılışlarında nasıl sergilerin görsel kimlikleriyle uyumlu giysiler seçmekten alamadıysam kendimi, bu kez de kurumsal rengimiz olan kırmızıdan geri duramıyorum. Bir sonraki sahnede o elbisenin içinde kapıda misafirleri karşılıyorum. Kamuya açıldığımız ilk gün olan 13 Eylül Cuma gününü ise ayrı bir sabırsızlıkla bekliyorum. O günü bilgisayarımla kamuya açık mekanlarımızda çalışarak geçiriyorum. Arter’in ziyaretçileriyle yeniden buluştuğu, yıllardır üzerine çalıştığımız binanın ve içeriklerin izleyiciyle karşılaştığı büyülü anların şahidi olmak, tüm yorgunlukları, kaygıları alıp götürüyor. Şimdi ikinci raunda hazırım: Günbegün bu mekanı ve programlarımızı yaşatmak, pürüzleri gidermek, geribildirimleri duymak, iş akışlarını iyileştirmek, yeni yaklaşımlar ve yollar keşfetmek için açılış öncesinden de çok enerji gerek. Neyse ki bütün bunların altından kalkarken yalnız olmayacağımızı, Arter ekibinin gücüne ziyaretçilerin ve kullanıcıların gücünü katarak bu kurumu hep birlikte var edeceğimizi biliyorum.

Öte yandan, Arter’in hayatımdaki yeri, kurumla bir çalışan olarak kurduğum ilişkiden ibaret değil. Aynı zamanda Kurtuluş’ta yaşayan çocuklu aile, sanatsever, kitabevi müşterisi, kütüphane müdavimi, konser izleyicisi gibi sıfatlarla kurumla ilişkim hafta sonlarına da taşıyor. Dört buçuk yaşındaki oğlumla birlikte açıldığından bu yana her Cumartesi günü kah scooter’la kah denge bisikletiyle Arter’in arka bahçesine geliyoruz. Bazen benim bir etkinlik için binada bulunmam gerektiği için, bazen sadece gözlemlemek istediğim için, ama en çok da oğlum Kanat buraya gelmek istediğini beyan ettiği için (“annenin ofisine gidelim”). Her ziyaretimizde hareketli duvarı (Kat 2, Ayşe Erkmen, Beyazımtırak) ve hareket eden piyanoları (Kat -3, Céleste Boursier-Mougenot, offroad, v.2) mutlaka tekrar tekrar inceliyoruz, sergilerin içinden bir kez geçiyoruz, bir performansı izlediğimiz de oluyor, Öğrenme Programı Atölyesi’nde üretime geçtiğimiz de (Kanat’ın isteği üzerine strafordan bir kılıç veya çocuk atölyesi bağlamında bir zoetrop mesela). İster hafta içi olsun, ister hafta sonu, Arter’in hayatımdaki merkezi yeri beni çok mutlu ediyor. İyi ki var diyorum ve iyi ki ben de bu kurumu var eden ekibin ve kullanıcılarının bir parçasıyım!

İlkay Baliç, Arter’in iletişim direktörlüğünü yürütüyor.

Görsel kredisi: Arter koleksiyonundan, Jonas Mekas, “Karanlığın İçinden İmgeler” (detay), 2012, 16 mm filmden inkjet dijital baskı, karton kutu, 24 parça; her biri 56 × 43,5 cm.

Bu yazı ilk olarak Port’un ikinci sayısında yayımlanmıştır.

Yorumları Gör (0)

Cevap bırak

E-posta adresiniz kimseyle paylaşılmayacak.

© 2019 Port Magazine
Tüm Hakları Saklıdır.

Başa Git