Okunan Makale:
Namib yalnızlığı

Namib yalnızlığı

Yazı Sophy Roberts, Fotoğraf Frédéric Lagrange

Pastel maviler ve şeker pembelerden sonra, bir süreliğine pek renk görmeyeceğiz. Namibya’nın başkenti Windhoek sınırında bir gecekondu kentinden geçiyoruz. Mütevazı Cessna 210 ile yükselirken, şehrin iki işlek caddesi olan Fidel Castro ve Robert Mugabe’nin kesişim yerini görebiliyorum. Pek trafik olduğu söylenemez. Windhoek; Nairobi veya Addis Ababa gibi benzerlerine kıyasla sessiz ve alçak yerleşimli bir şehir. Namibya, Moğolistan’ın ardından dünyada nüfus yoğunluğu en düşük olan ikinci ülke. 

Güneybatıya doğru uçuyoruz ve Hemingway’in bahsettiği “milyonlarca kilometrelik kanlı Afrika” önümüze serilmeye başlıyor. Dakikalar sonra görüş alanımıza, buruşuk meyve misali kuruyan su birikintileri giriyor. Sıyrılmış kemikler gibi görünen sert arazi hatları kendini net şekilde belli ediyor. Yaban hayatı çok az. Ara sıra karşımıza bir devekuşu, bir keseli antilop çıkıyor. Diğer tek hareket kaynağı, küçük uçağımızın araziye vuran gölgesi. Sükunet içinde uçuyoruz. Çok geçmeden bir deniz sisi tabakası, buz gibi Benguela Akıntısı’nın şiddetli dalgalar halinde köpürdüğü Atlantik’e yaklaştığımızın haberini veriyor. Kumlara serilmiş gemi enkazları nedeniyle İskelet Sahili olarak bilinen Kaokoveld Sahili’ndeki yaşama zenginlik katan da işte bu sis. Önümüzdeki dört gün boyunca yol katedeceğimiz bölge, Afrika’nın güneybatı sahil kesiminin Namib Çölü içinde kalan kısmı. Fotoğrafçı Frédéric Lagrange ile birlikte güneydeki Conception Körfezi’nden Angola sınırındaki Kunene Nehri’ne doğru yolculuk edeceğiz. 

İskelet Sahili’nden etrafındaki donmuş kırmızı lav ve sarı kum taşıyla kaplı
her daim susuz olan Huab Nehri’ne doğru ilerlerken.

Dünyada bu kadar ıssız olan çok az yerde bulundum. Biri Antarktika. Diğeri, dünyanın en sıcak ve kuru yeri olan, Etiyopya’daki Danakil Çöküntüsü. Namib Çölü gibi orası da o kadar az yağış alıyor ki araçların toprakta bıraktığı izler en az 100 yıl boyunca silinmeyecek. Yaralar yok olmuyor. Ürkütücü enkazlar, madenci gereçleri, 1923’te terk edilişinden beri kumda aynı şekilde yatık duran bir kağnı… Burası kimsenin yalnız başına gelmek istemeyeceği bir yer. Bir zamanlar kaşiflerin bulmayı umduğu, toprak yüzeyinde göktaşları gibi yatan elmaslar bile olsa… İnsan yerleşimi barındıran az sayıda yer arasında, Angelina Jolie’nin 2006 yılında Shiloh’yu doğurmaya geldiği Swakopmund kasabası başta geliyor. Bundan bahsedildiğinde, pilot rehberimizin erkek kardeşi Bertus’un, önceki gün Brad’i taşıdığı söyleniyor. 

Biliyorum, şaşırmamalıyım. Schoeman kardeşler hakkında uyarılmıştım. Onlara kanmamam gerek. Gösteriş yapıyor gibi görünmemeleri insana güven verirmiş. Elbette buranın görkemli bir tarafı yok. Pilotumuz Henk Schoeman’ı, başlığının kayışını çenesinin altından geçirip sıkarken seyre dalıyorum. Rüzgar soğuk esiyor. 70’li yıllardan kalma şapkalı lacivert bir parka giymiş. Schoeman kardeşlerin pilotluk yaptığı kişiler yine de dünyanın en ayrıcalıklıları arasında. Henk ve dört kardeşi, Namibya’da nam salmış isimler. Afrika’da bulabileceğiniz en iyi taşra pilotları olarak kabul ediliyorlar. 

Bu bölge adeta ezberlerine kazınmış. Fok avlayabilmek için okyanusta yüzen aslanlar bile görmüşler. Çöle uyum sağlamış fillerin büyük bir kısmını 100 metre uzaklıktan seçebiliyorlar. Çocukken, nehir kenarı vahalarında kamp yapar ve çamur derelerinin oluşturduğu 18 bin yıllık “kilden kaleler”in yanında oynarlarmış. Henk sekiz yaşına kadar, annesi Maureen ile birlikte bir ametist madeninde yaşamış. Burada kendini evinde hissediyor. “Babam bu bölgeyi sevmemiz için adeta ruhumuza mühür basmış” diyor. “Hepimiz burayı korumanın görevimiz olduğunu hissediyoruz.” Engo Nehri kıyısında 400 kilometre yol kateden tek bir zürafayı 9 yıl boyunca takip etmişler. Henk “kaybolmuş olmalı” diyor. Kuru kumun yalnızca 38 derece açı yaptığında kaymaya başladığını biliyorlar ve Land Rover ile ilerlerken en hızlı hangi kumullarda gidebileceklerini tartışıyorlar. Yerliler onları koruyor. Himba kabilesi üyeleri, Schoeman kardeşlerin her birini isimlerini söyleyerek karşılıyor. Hıristiyanlığı kabul etmiş Himbalardan olan ve hâlen onlara örtünmeyi gösteren Victoria dönemi misyonerleri gibi birkaç kat eteklik giyen Hererolarla konuştuğunuzda, kardeşlerin babasından övgüyle söz ediyorlar. Onu kendilerinden biri olarak görüyorlar. 

Avukat, elmas madencisi ve sonraları sıkı bir çevreci olan Louw Schoeman, bölgenin bir kısmının korumalı bir milli parka dönüşmesi için mücadele etmiş ve 1971 yılında başarılı olmuş. Yine 70’li yıllarda, para ödemeleri karşılığında arkadaşlarını bu bölgeye getirerek turizme öncülük etmiş. Henk, “lojistiği mükemmelleştirmek 17 yılını aldı” diyor (uçaklar için tek bir varil dizel yakıt getirmek bile iki hafta süren bir Windhoek yolculuğunu gerektiriyor). İskelet Sahili safarileri dört uçak ve sağlıklı yemekler sunan üç basit kamptan oluşan bir aile işletmesi olarak varlığını sürdürüyor. Kardeşler, her birinde üç kişilik ekip bulunan bu mütevazı üsler arasında konukları uçakla getirip götürüyor. İstedikleri zaman rotayı değiştiriyorlar. Bazen erkek fillere, bazen fok sürülerine bakıyorlar. Kumsallardan alüvyal ovalara kadar birbirinden şaşırtıcı yerlere iniş yapıyorlar. 

Gerçek yaşam, yabani bir his veriyor. Her yönüyle otantik olan deneyim, sizi eski bir seyahat stiline geri götürüyor: Örümcek ısırığıyla mücadele için Land Rover bujisi kullanılıyor ve en yakın kasabaya 451 kilometre uzaklıktaki Kunene Nehri üzerinde bir tekne arızalandığında, yanınızdaki adam elinde kılavuz olmadan bir Honda motorunu sökebiliyor. Bu kardeşleri böylesine benzersiz kılan ne sadece aile öyküleri, ne de yuva bildikleri ıssız bölge (125 bin kilometrekarelik bu arazide Henk “haritaya değil gözümüze göre uçarız” diyor). Ne jeoloji bilgileri, ne yaban hayatına dair tutkuları, ne de Himba kabilesinden öğrendikleri bitkisel ilaçlar. Schoeman’ları benzersiz kılan, makineler konusundaki olağanüstü yetenekleri. 

Kardeşlerin en büyüğü olan André, Angola Savaşı sırasında silahlı helikopterler kullanarak deneyim kazanmış. Hızla ve ustalıkla ilerleyen güvenilir Cessna’ları beğeniyor. “Onjo” yani “Fil” dedikleri Bertus, uçağı adeta ellerinin bir uzantısıymış gibi kullanıyor. Bu jeolojik harikalar diyarındaki her bir kaya katmanı hakkında bir şeyler söylüyor. Leon artık uçuşa çıkmayan tek kardeş. Yere indikleri zaman Namib Çölü’nde kullandıkları yirmi küsur Land Rover’ın bakımıyla ilgilenen mühendis o. En gençleri Henk. 1.93’lük boyuyla dev gibi bir adam. Kontrollerin başında bir kuş gibi, hassas ve nazikçe uçuyor. Kendinizi sıcak rüzgarlara kapılmış, süzülüyor gibi hissediyorsunuz. Sonra plaja doğru bir dönüş yapıyor ve yalnız bir çöl antilobunun tanıklığında mükemmel bir inişe geçiyor. 

Yalnızca bir ailenin başarabileceği şekilde iş birliği yapıyorlar. Kardeşlerden biri, arkasında bir gergedanın kafatası, bir filin çene kemiği gibi kemiklerden bir iz bırakarak; diğer kardeşe sonraki safaride keşfedebileceği yeni bir şey için yol gösteriyor. Bu belki deniz sisine bürünmüş, iki metre yüksekliğinde ve 2000 yaşındaki eski ağaç Welwitschia Mirabilis; belki de küçük mağaralara yerliler tarafından oyulmuş gizemli petroglifler oluyor. Henk, Ugab kaya oluşumları arasında, Namibya’nın özünü bir ot dalıyla gözler önüne seriyor. Başparmağını ve işaret parmağını ıslatarak, saç teli inceliğinde bir life dokunuyor. Cildinde Atlantik sisine öykünen nem, sapın açılmasına neden oluyor. Otlar işte böyle yayılıyor. Rüzgarla yol alıyor, sisle canlanıyor ve tekrar toprağa inip sığınıyor. Henk “bir yer ölü gibi görünebilir” diyor. “Fakat burada, tamamen hayatta olmanın anlamını öğreniyorsunuz.”

Yorumları Gör (0)

Cevap bırak

E-posta adresiniz kimseyle paylaşılmayacak.

© 2019 Port Magazine
Tüm Hakları Saklıdır.

Başa Git