Okunan Makale:
Kafatası… Ürkütücü mü?

Kafatası… Ürkütücü mü?

Yazı Will Self, Fotoğraf Tobias Alexander Harvey

2007 yılında bir bahar günü, Damien Hirst ve onun Goldsmiths’den eski sanat hocası Michael Craig-Martin ile, Hirst’ün tartışmalı bir eserini görmeye gittik; sonraları Skull Star Diamond olarak bilinecek bu eser, alın bölgesindeki büyük pembe olanla birlikte toplamda 8,601 pırlantayla kaplı platin bir kafatasıydı.

Londra’da gri, rüzgarlı bir gündü. Şeker ambalajları ve ağaç yapraklarının, döne döne uçuşup, yeryüzünde her şeyin çözüneceğini düşündürdüklerini hatırlıyorum. Pırlantalı kafatası, üretiminin beraber yapıldığı yüksek mücevheratçı Bentley & Skinner’da tutuluyordu. Kasaya indiğimizde başımızdan geçen süreci tahmin edebileceğinizi düşünüyorum: Takım elbiseli adamlar bizi göz ucuyla kontrol ediyor ve şapkalılar kasanın şifresini giriyorlardı. Havada, köhneliğin verdiği sakinlik ve delilik derecesindeki kusursuzluğun karışımı vardı. Ben de pırlantalı kafatasının ne kadar ilginç olduğunu düşünüyordum. Aksi nasıl iddia edilebilirdi ki… Çok fazla güçlü çağrışımı bir arada barındırıyordu: Ölüm, para, putperestlik vb. Ama söz konusu kafatasını karşımda görünce en çok, Hirst ve Craig-Martin’in tepkileri dikkatimi çekti. Sanki ikisi de helyum ve kahkaha gazı birleşimi solumuşlardı zira insan yapımı bu eseri inceleyip birbirimize uzattıktan sonra tiz kahkahalar duyuluyordu.

Onlara imrendim, halen de imreniyorum. Neyi heyecanlı bulduklarını anlamıştım: Ellerinde tuttukları beyinsel koca karbon parçası ve Hirst’ün bu nesnenin satışıyla kazanabileceğini düşündüğü 50 milyon sterlin arasındaki tuhaf alaka. Ben yaşlı değilim -o zamanlar da gençtim- ama dünyaca tanınmış bir sanatçı ve onun akıl hocasının kıkırdadıklarını duyunca, yalnızca derimin altındaki kendi kafatasımı hissettim. Hirst’ün bayağı biblosunun durumu, sonraki eserlerinin çoğunda da vuku buldu: Resmi adı For the Love of God olan bu eser, açgözlülük, tutku ve korkuyu –ayrıca ritüel gibi parayla pazarlığını ettiğimiz diğer tüm yoğun duygularımızı- olabilecek en güçlü şekilde ispatlıyordu. Öyleyse neden özü itibariyle spekülatif olan bir fikir, dekoratif bir kafatasını aracı olarak kullanıyordu? Tüm kültürlerde memento mori olarak kabul edilen, tek gayesi bize hayatın azami katiyetini hatırlatmak olan bu objeyi neden kullanıyordu?

Şimdi benim de etrafımı çeviren ölüm, belki de çağdaş sanat piyasasının aşırılıklarından daha az korkutucu görünüyor. Hoş, yine de ölümden hepimiz korkuyoruz… “Mistah Kurtz öldü!” diye yakarır adı geçmeyen bir Kongolu yerli, Joseph Conrad’ın kısa romanının en canlı yerinde. Dehşet kadar pişmanlık da içerir bu haykırış çünkü vaktiyle fil dişi tüccarı, çitlerini, uzun zaman önce çürümüş kafa taslarıyla süslemiştir. Hikayenin anlatıcısı Marlow, bu objeleri gemisinden bakarken gördüğü ilk anda, tokmak ya da benzer dekoratif süsler gördüğünü zanneder. Belki de burada Conrad’ın sertçe eleştirdiği, bize dik dik bakan kafatasını, yani kendi suratlarımızı görmeyi kasıtlı reddedişlerimizdir. 

Kafataslarını, mızrakların, sivri uçlu çubukların ve çit kazıklarının üstlerine yerleştiririz; yeraltı mezarlarına, ölü kemiklerinin koyulduğu yerlere istifleriz; tanıdığımız ve sevdiğimiz insanlar “Kafataslarını seviyorum,” derler ve sevimli kafalarını gümüş kafa tası küpeleri çıngırdasın diye sallarlar. Benim de çocukken sürekli baktığım bir trompe l’oeil resmi vardı; kitap kapağında yer alan bu imajda, aynı anda hem bir kafatasını hem mum ışığında kitap okuyan iki ufaklık görürdüm. 

Anamorfoz, oranları bozulmuş, sadece tek bir açıdan bakıldığında düzgün görünen imajları tanımlamak için kullanılır. En meşhur örneği, ortasındaki tuhaf karaltıyla Holbein’in The Ambassadors resmidir; leke gibi görünen bu amorf şeklin aslında kanvasa yaklaşıp gözlerinizi kıstığınızda bir kafa tası olduğunu seçersiniz. Atalarımız ve annelerimiz de -özellikle annelerimiz- yaşamın ortasındaki zombiler gibi olduğumuzu çok iyi biliyorlardı; onlara göre, insan doğasının en garip vakası olarak anımsanan memento morilerin psikoterapik rolleri vardı: Her an ölebilecek olduğumuzun farkındayız ama yine de sonsuza kadar yaşayacakmış gibi davranıyoruz. 

Golgothas’ın 20. yüzyılı, Baba Yaga’nın mezar çukuru ve Kolyma Nehri’ndeki donmuş atıklardan oluşuyordu. Öldürmek sanayileştirilmişti; memento morilerin üretimi gibi… Pol Pot, milat yılını ilan ettiği vakit, biz kafataslarının çoktan bağımsız güvercinliklere yığılmalarına alışmıştık. Ama zaten nasıl olur da ölüm, bize anısı bu denli sayısal gelirken ve çok az şiirle yad edilirken, anlamlı kalabilir ki? İşte bu yüzden bizim kafatasını yeniden anlamlandırmamız gerekiyor; düzgün şekilde kesilmiş olsun olmasın, bir kafatasını elimize alıp, ağırlığını, hacmini, dokusunu hissetmemiz, bıngıldağı parmağımızla tanımamız gerekiyor. 

Ben şimdi hayatın girişindeki resepsiyon bölümünde oturuyor, pek lüzum da olmayan plastik yaka kartımı getirmelerini beliyorum. Dirseğimi Good Housekeeping ve Vogue Interiors dergilerinin saçıldığı bir masaya dayıyorum. Başımı elime yaslıyorum; kafamın ağırlığını elim taşıyor ve parmaklarım, kaşlarımın ortasında, göz altı çukurlarımda, göz yaşı kemiğimde ve elmacık kemiğimde geziniyor. 

Bu tanıdık hareketler o kadar sık tekrarlanır ki, bir bakıma bilinçsizce yapılmaya başlanır. Ben mesela sinüs ağrılarım geçsin diye de bu hareketleri yapıyorum: Baskı ve gerginlik bindiği an, gaddar bir cinin, içimdeki kompleks mekanizmanın, kemiklerimden oyularak çıkarılmış, çark dişi, vida ve manivelalarından tutup sıkıştırıyormuş gibi hissediyorum. Lakin acı hissetmiyorum, sadece, içerisinde yıllardır kişiliğimi kurguladığım bu kemikli krözenin, yani kafatasının ağırlığını hissediyorum. El-baş arasındaki baskı (kafatasının eldeki ağırlığı ve elin kafaya yaptığı basınç), kafatasının eldeki ağırlığına denk düşer. Bu iki farkındalık arasında gidip geliyorum. İsterseniz bunu siz de evinizde deneyebilirsiniz. Ama haberiniz olsun, canlı parmaklarınızın, eş zamanlı olarak, hem sizin hem ölü halindeki kafanızın ağırlığında gezindiğini hissetmek, mide bulandırıcı ve tuhaf bir duygu…

Yorumları Gör (0)

Cevap bırak

E-posta adresiniz kimseyle paylaşılmayacak.

© 2019 Port Magazine
Tüm Hakları Saklıdır.

Başa Git