Okunan Makale:
Benicio Del Toro

Benicio Del Toro

Yazı ve röportaj Courtney Rubin, Fotoğraf Cedric Buchet, Moda editörü David St. John-James 

Benicio Del Toro, kendisi hakkında çok fazla şey bilmenizi istemiyor. Oscar ödülünü nerede muhafaza ettiği veya 1998’deki Fear and Loathing in Las Vegas filmi için 18 kilo alması gerektiğinde hangi doughnut’ları yediği gibi (bilindiği kadarıyla günde 16 adet) masumane görünen bilgileri bile… İki kaplumbağası ve iki köpeğinin isimlerini açıklamakta bile, ilk kez fotoğrafı çekilecek kabileler gibi tereddüt ediyor, açıklarsa sanki hayvanların ruhlarının çekileceğinden korkuyor. (“Dünyaya mı anlatacaksın?” diyor kuşkuyla. “Bunlar mı ilgi çekiyor?” Başını sallıyor ve kaplumbağa ifşası beklentisini kabullenmiş görünüyor. “Bunlar ilgi çekiyor…”)

Güneşli bir yaz gününde, New York’un Tribeca mahallesinde yer alan Greenwich Hotel’de Del Toro ile buluştuğumda, bir şeyler saklıyormuş izlenimi yaratan kasti gülümsemesini takınarak ilk söylediği şey, “samimi olmaya çalışacağı” oluyor. Her şey çok gizemli zira kendisi de Hollywood’un muğlak, kendi halinde ve bilmeceli figürlerinin başında geliyor.

48 yaşındaki Del Toro’nun bir günlük kirli sakalı ve saçları gerçekten de bir online forum’a (Benicio Del Toro’nun Saç Dünyası) ilham verecek kadar gür ve göz alıcı. Jean, Bob Marley tişörtü, siyah deri ceket ve siyah Adidas’lar giyiyor. Hep siyah olan ve kendini de o denli gölgeli gösteren göz altları, bu kez gece yarısı modunda. Fakat halkalar pek gözüme çarpmıyor çünkü –yönetmen Bryan Singer’ı veya kaplumbağasını ustalıkla taklit ettiği anlar dışında- sürekli etrafa bakıyor, boynunu uzatıp göğe dikkat kesiliyor.

Singer’ın yönettiği ve Del Toro’nun adını ilk kez duyurduğu 1995 yapımı The Usual Suspects‘deki Fred Fenster karakterinden yalnızca birazcık daha iyi telaffuzla mırıldanıyor ve cümlelerini nadiren tamamlıyor. Eksik cümlelere ile heyecanlı ses efektleriyle (“ah da da da da” ve “a da di di da”) konuşuyor ve siz bir şey söylemedikçe de sessizce oturuyor. Kibar ve kendiyle dalga geçebilen biri olmasa, huysuz ve işbirliğine yanaşmayan bir tavır takındığı sanılabilir; neredeyse iki dakikada bir, fırlayıp gidecekmiş gibi ellerini koltuğunun kenarlarına koyuyor. Fakat gitmiyor. Meğer paylaşmak istediği bir şey var. İki saatlik sohbetimizde, ağzından zorla almanın gerekmediği tek bilgi: “Lisede resim dersi almıştım. Çok hoşuma gitmişti.”

Benicio Del Toro’nun sırrı bu mu? Resim sanatını sevmesi mi? Film yıldızlarının tipik bir huyu gibi görünse de, çok geçmeden kendinden bahsetme konusundaki tereddütün sanat ile -özellikle de oyunculuk sanatı ile- ilgili fikirlerinden kaynaklandığı açığa çıkıyor. İstersem bütün röportajı, en azından paylaşmak istemediği ayrıntıları uydurabileceğimi söylüyor. Tıpkı bir karaktere hayat verişi gibi. “Oyuncu, yazarın yazdığını yorumlar; benim için önemli olan bu,” diyor. “Karakterin psikanalisti gibi oluyorsunuz. Kendinizi ifade edebiliyorsunuz; karakterinizi, bir şeylere dair bilgilerinizi katabiliyor ve keşfe çıkabiliyorsunuz. Bu bir bakıma Jean-Michel Basquiat’yı hatırlatıyor.” 

Takım elbise, gömlek ve atkı PAUL SMITH

Bir diğer sır ise şu: Ekranda haydut ve kötü adam, gerçekte ödül töreni çıkışında yeni ünlü bir aktrisle birlikte olup/olmadığı tartışılan Benicio Del Toro, kendisini bir gün romantik bir başrol karakterini canlandırırken göreceğimize inanıyor. “Bu tür rolleri daha çok oynamak istiyorum,” diyor. İroniktir ki Del Toro; Scarlett Johansson, Lindsay Lohan, Sophie Dahl ve Catherine Keener gibi isimlerle romantik ilişkiler yaşadı. Anlaşılan, sinemada romantik bir başrolün özlemini çekiyor ama gerçek hayatta durum böyle değil.

Del Toro ile Sicario ve başka bir gerilim filminde birlikte çalışan dostu Emily Blunt “ona Excess Baggage filmini çok beğendiğimi söylediğimi hatırlıyorum” diyor. “Okuldaki tüm kızlar Benicio Del Toro’ya bayılırdı. Fakat böylesine iyi, utangaç ve…” Doğru kelimeyi arıyor. “…nazik bir insana zıt düşen gizemli kötü adam yüzüne sahip.”

Benicio Monserrat Rafael Del Toro Sanchez, avukat anne-babanın küçük oğlu olarak Porto Riko’da, San Juan’ın okyanusa yakın bir kesiminde dünyaya gelmiş. Hayvanlar (babasının çiftliğindeki köpekler, kaymanlar, timsahlar, domuzlar) ve kuzenlerle çevrili bir çocukluk geçirmiş. Koca bir klanın en küçük ikinci üyesi. Ailesinin onu korku filmleriyle (Frankenstein ve Creature from the Black Lagoon gibi) ve rock müzikle (özellikle The Rolling Stones), yaşıtı birçok çocuktan çok daha erken tanıştırdığını söylüyor. Katolik okuluna gitmiş, canavar maketleri yapıp boyamış, ciddi şekilde basketbol oynamış ve birkaç yumruk yemiş. “Porto Riko’da büyüyünce insan bir iki yumruk sallamayı öğrenmek zorunda kalıyor” diyor.

Dokuz yaşındayken annesini hepatitten kaybeden Del Toro, üvey annesiyle anlaşamayınca 13 yaşındayken Pennsylvania’nın kırsal kesimindeki prestijli bir yatılı okul olan Mercersburg Academy’ye gönderiliyor. Kafa karıştırıcı bir şekilde “Porto Riko’dayken Tom Sawyer gibiydim, Pennsylvania’da Huckleberry Finn oldum” diyor. Del Toro’nun cümleleri kitaplara (özellikle okul sonrası yıllarda okuduğu klasikler), filmlere (ara sıra anlaşılmaz olabiliyor), sanata ve müziğe göndermelerle bezeli. Bunu yapmacık olmaktan çıkaran ise duyduğu şevk. Yine de arada sırada göndermeyi anlamayacağımdan endişelenerek kendi kendini frenliyor. Soğuk sıkım yeşil içeceğinden aldığı yudumların arasında “kitabı biliyor musun bilmiyorum, şu metaforu kullandım” diyor. “Tom Sawyer’ın şöyle fikirleri var: ‘Bugün korsanlarla savaşacağız. İstilacıların peşine düşeceğiz.’ Huck Finn de bir gün ‘senin oyunlarından bıktım usandım; ben kendim gidiyorum’ diyor.”

Del Toro, Pennsylvania’ya geldiğinde rahat İngilizce konuşamamasına rağmen The Rolling Stones bilgisi sayesinde kolayca dost edinebilmiş. “Her yerde onlar vardı çünkü son turnelerini yapacaklardı.” Lisanın spor olduğu basketbol becerileri de faydalı olmuş. Ödev yapma lütfunu gösterdiği zamanlar okulda başarılıymış. Ara sıra başı belaya girmiş ancak bu konuda ayrıntılı bilgi vermiyor.

Bunun yerine, kendisini tatlı sert gösteren bir hikaye anlatıyor: 18 yaşında arabayla mezuniyet partisine giderken, uzun farları uygunsuz kullandığı için tutuklanma hikayesi. Del Toro gecenin üçünde nöbetçi mahkemeye çıkarılmış ve yargıca yolu bilmediğini söylemiş. “Çok acayipti, neredeyse My Cousin Vinny gibiydi” diyor. Fakat Joe Pesci’nin canlandırdığı karakterin aksine, Del Toro kazanamamış. Çünkü 500 dolarlık cezayı ödemek için sabah 7’ye kadar kalması gerekmiş. Partiye hiç gidememiş olmasına yıllar sonra halen öfkeli ki, bunu dört kez dile getiriyor. Del Toro, keyifli geçecek vakitleri kaçırmaktan nefret ediyor.

Veya bahsettiği önemli bir şeyi benim kaçırma ihtimalimden nefret ediyor; lisede aldığını ve hayatını değiştirdiğini söylediği resim dersi gibi. Öğretmeni, tuvallerinden birini ünlü bir soyut dışavurumcunun eserine benzettiği anı hatırlayınca kafasını sallayarak “Willem de Kooning eseri değildi” diyor. “Fakat bana bir şey olabileceğim hissini vermişti. Adama baktım ve ‘Willem de Kooning mi, en sevdiğim ressamdır’ demeye başladım.”

Del Toro, kendi çalışmaları hakkında en fazla “soyut” kelimesini kullanıyor. Tek bir tablosunu bile anlatmıyor. Sonunda küçük bir atölyesi olduğunu ve yağlı boya çubuklarını ‘magic marker’ kalemler gibi kullanabildiği için sevdiğini, ama kurumasının çok uzun sürdüğünü ve hep giysilerine bulaştığını söylüyor. Bu sıralar resim yapmaya pek fırsat bulamadığı için özlemli konuşuyor. Onun için pazardan pazara akla gelen bir zevk değil bu. “Gerçekten resim yapmadığınız sürece kendinize ressam diyemezsiniz,” diyor. “Dört elle sarılmanız gerekir. Her şeyde olduğu gibi, devam ettikçe iyiye gidersiniz.” Duraksıyor. “Belki bir gün.”

Resim dersinden hareketle Del Toro, sonunda Basquiat’ya, çocukken resmini yaptığı canavar maketlerini üreten Aurora’nın logosunun gözüktüğü tablosuyla yakınlaşıyor. “Size hitap eden bir şey duyduğunuzda veya gördüğünüzde onu kendinizle bütünleştirmeye başlıyorsunuz,” diyor. “Sanki içimde bir şey açıldı. Bu gezegende kendi bakış açımla resimler yapabilirdim.” Aşırı dozda eroinden 1988 yılında 27 yaşındayken ölen Basquiat’yı şu sözlerle özetliyor: “Çalışmalarındaki katmanları seviyordum. Mesajlarını çok belli belirsiz ve aynı zamanda çok güçlü bir şekilde veriyordu.”

Yıllar sonra, Del Toro Basquiat filminde başrol oynaması için seçmelere çağrılmış. Basquiat, Porto Rikolu bir melezmiş. “Oyuncu seçimi yapacak kadın, Basquiat’nın siyahi olduğunu bilmiyormuş. Ben onu canlandırmak için yanlış ten rengindeyim.” Del Toro filmde ressamın basketbolcu bir arkadaşını canlandırmış (Porto Riko basketbol forması giyerek). Arkadaşı, Basquiat’yı, insanların kafasının karışmaması için ünlü olduğunda hep aynı şeyleri yapması gerektiğini söyleyerek uyarıyormuş. Del Toro ise şöyle diyor: “Bence farklı bir şey yapmaya başladığınızda size cephe almaya başlıyorlar.” Sonra, hiç zorlanmadan 20 yıl önceki rolünün şöhret kapanı ve bildiklerinden uzaklaşmaya çalışma konulu monologuna geçiyor. “İnsanların senden nefret etmesini istemiyorsan tabii, ama zaten edecekler.” diyerek zafer edasıyla sözlerini bitiriyor ve gülüyor. (Filmdeki replikte “insanların sana öfkelenmesini istemiyorsan” diyor.)

Del Toro kimin ne düşündüğünü umursamıyor. Emily Blunt onunla 2009 yılında “puro dumanı kokusu içinde” tanışmış. (“Kimse onun kadar puro içemez ve şapka takamaz” diyor.) Del Toro’nun “uçarı, bağımsız ve özgür düşünceli” yaşam tarzı ona ilham vermiş: “Adeta benliğinin sorumluluğunu alıyor ve bu konuda hiç ezilip büzülmüyor.”

Deri ceket, gömlek ve pantolon PRADA

Del Toro, California Üniversitesi’ndeki ilk senesinde, hem işletme derslerine mola olsun, hem de “biraz fazla yalnızlaştırmaya başlayan” resim sanatından daha sosyal bir iş olduğu için, “rastgele” bir oyunculuk dersine kaydoluyor. Ama Del Toro’nun aldığı oyunculuk dersinin hocası olan Jorge Huerta, hikayenin bu versiyonuna gülüyor. Del Toro 2001 yılında Traffic filmiyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandıktan sonra, bir A.B.D. kanalı haber programı kendisini aradığında Huerta, eski öğrencisinin bir gün çok iyi yerlere geleceğini bildiğini söylemiş; şimdiyse “yalan söyledim” diyor. “Hatırladığım kadarıyla yeşil gözlü yakışıklı bir yağız delikanlıydı ve mühendislik öğrencilerinin aksine, kızların tiyatroya ilgi göstereceğini bilecek kadar akıllıydı. Tatlı kızlarla tanışacağını bilerek gelmişti. Küçük bir playboy idi.” Aynı dersi alan Meksikalı aktris Yareli Arizmendi (Como agua para chocolate), Del Toro’nun İspanyolca konuşurken İngilizceye göre daha rahat olduğunu hatırlıyor. “Çok yakışıklıydı ve bunun farkındaydı; etki yaratmak için aksanıyla oynuyordu” diyor. “Çok etkileyiciydi. Onu bugün tanıdığımız haliyle karanlık, gizemli veya tuhaf değildi.”

Del Toro oyunculuğu sevdiğini saygın tiyatroların oyunlarında rol alabilecek kadar başarılı olunca fark ediyor. Huerta ile birlikte, üniversiteler arası Joseph Papp turnuvasında bir Meksika oyununu (İspanyolca ve İngilizce) sergilemek üzere New York’a gidiyor. Daha sonra okulu bırakıp orada kalmaya karar verip kanepede uyuduğu kuzeninin evinde yaşamaya başlıyor. Miami Vice için ilk büyük seçmesine katıldığında, zorunlu tutulan 20×25 fotoğraf yerine pasaport için çekilen vesikalık ve el yazısıyla hazırlanmış bir CV götürüyor. İkinci seçmeye çağrılıyor ancak rol alamıyor. Beş ayın ardından parası bitince okula dönmeye karar verip dönüş yolunda, UCLA’de okuyan ağabeyini görmek için Los Angeles’a geçiyor. Tam da o hafta, zorlu eğitimiyle nam salan Stella Adler Konservatuarı’nda burs için seçmeler düzenleneceğini öğrenince, Del Toro’nun oradaki ciddi eğitimi başlıyor. “Stella Adler çok sert biriydi. Neredeyse Whiplash filminde gibiydim. O düzeyde bir şiddet veya küfür yoktu elbette ama yine de çok sertti. Bu sayede oyuncu olabilmek için eleştirilere kulak asmamanız gerektiğini ve hafızanızın da kısa süreli olması gerektiğini öğrendim.” Del Toro, zamandan beri Los Angeles’ta yaşıyor.

Benicio Del Toro, en baştan itibaren kötü adam rolleri oynadı. İlk rolleri, bir televizyon filminde canlandırdığı uyuşturucu satıcısı ve başarısız olduğu o ilk seçmelerden bir yıl sonra girdiği Miami Vice‘taki eski suçlu rolleri idi. Kısa süre sonra, Licence to Kill filminde Nikaragualı acımasız bir yardakçıyı canlandırarak, 21 yaşında Bond filmlerinin en genç kötü adamı oldu. Del Toro bu filmden yaklaşık 20.000 dolar alınca hemen 8000’ini bir tabloya harcadığını anlatıyor. Mexico City’de Bond filmini çekerken, bir kitap dükkanının duvarında Arjantin doğumlu Kübalı devrimcinin gülen bir resmini görüp, “bu da kim böyle” diye düşününce de, Cannes’da ona En İyi Erkek Oyuncu dalında Altın Palmiye kazandıran 2008 yapımı Che filmine kadar uzanan bir takıntı başlıyor.

The Usual Suspects‘deki rolünü ise kısmen daha önce Kevin Spacey ile birlikte (Swimming with Sharks adlı bir Hollywood satirinde) çalıştığı için alabilmiş. Del Toro bu rolü şöyle anımsıyor: “7. sayfada bir cümle, 16. sayfada iki cümle, 17. sayfada yarım cümle, 27. sayfada iki cümlem vardı ve sonra 38. sayfada da öldürülüyordum. O yüzden seçmeler çok zor olacaktı. Cümleleri söyleyip geçeyim diye düşündüm. Seçmelere katılmamayı düşünmedim.” Bunun yerine, yönetmen Bryan Singer ile konuşmuş.

Karakterin mırıldanmaları senaryoda yokmuş. Del Toro bu mırıldanmayı bilinçsiz olarak yaptığını sonradan fark etmiş. Kısmen Dustin Hoffman’ın Dick Tracy filmindeki Mumbles rolünden ilham alıp “mırıldanan benliğini kanalize etmiş.” Del Toro’nun çekimlerdeki ilk gününde, 2011’de kaybettiğimiz yetenekli İngiliz aktör Pete Postlethwaite’in iki sayfalık bir monologunun ardından kameralar Del Toro’ya dönecek ve o iki cümle söyleyecekmiş. Tam bunu anlatırken, yaşadığı tıkanmayı göstermek için masamızdan bir bıçak alıp canlandırma yapıyor. Bıçağın sapı onda, Postlethwaite de bıçağın ucunda. “Monolog çok güzeldi, ben de panikledim. Karavanıma döndüm ve ‘yapamayacağım’ dedim. ‘Yapamayacağım.’ Sonra cümleleri kendi sesimle söylemeye başladım. O kadar kötüydü ki ‘benim Fenster karakterim çok kötü’ diye düşündüm. ‘Daha büyük oynayacağım.’ Öyle de yaptım. Ah da di da da. Ağzımı açtım ve o şeyler çıkıverdi. Oyunculardan bazıları çok şaşırdı.” Singer’ın ise çok beğendiğini söylememize gerek yok.

Del Toro bu filmi canının istediğini yapmasına, karakteri yorumlamasına izin verilen ilk film olarak kabul ediyor. “O noktaya kadar çok zordu” diyor. “Yönetmenler korkabiliyor çünkü ne yaptığınızı anlamıyorlar. Veya bir şey yapıyorsunuz ve anlamsız oluyor. İnce bir çizgi var yani. Ama ben kararlıydım ve tercihlerimde ciddiydim.

“Başarısız olmak da umurumda değildi” diye ekliyor.

Takım elbise ve gömlek PAUL SMITH

Del Toro, John Steinbeck’in klasik romanı East of Eden‘ın yeni okumuş ve Thomas Mann’ın 1.600 sayfalık İncil hikayesi olan Joseph and His Brothers‘ını azimle bitirmeye çalışıyor. Kısmen İspanyolcadan okuduğu Che Guevara’nın günlüklerinden öylesine etkilenmiş ki, kendisi de günlük tutmaya başlamış. Ama birkaç hafta sonra bırakmış ve o zamandan beri yazmamış. “Yazarların doğuştan yetenekli olduğunu düşünürdüm ama Hunter’dan (S. Thompson) öğrendiğim bir kalıp var. Hatırlıyorum da, Hunter’ın yazılarına bakar ve şöyle düşünürdüm: ‘Vay canına, yazıyı bir bina gibi işlemiş. İkinci katı alırsanız üçüncü kat kafanıza iner.”

Steinbeck’ten bahsederken bir anda, ABD’de köpeğiyle gezdiği Travels with Charley kitabından bahsediyorum ve konu yine Del Toro’nun hayvanlarına geliyor. Tekrar adlarını soruyorum ve sonunda Pete ve Repeat adlı iki kaplumbağası olduğunu, sonra Repeat’in öldüğünü ve Harriet’ı aldığını anlatıyor. Del Toro, kaplumbağalarını yıllar önce Las Vegas’ta bir anlık hevesle almış. Onlara arka bahçesinde, oyuncu arkadaşı Julian Sands’in (onun da kaplumbağaları var) tasarımına yardım ettiği kapalı bir bölmede bakıyor. Çok akıllı olmalarıyla övünüyor. Harriet’ın bölmesinden çıkıp kaybolması ve Pete’i ve onu muzla evden çıkarmaya çalışıp başarısız olmasıyla ilgili, günün en uzun hikayesini anlatıyor. “Hadi oradan, deyip diğer yöne gidiyorlardı” diyor. 

“Rod Stewart’ın Oscar’ı var mıydı” diye soruyor Del Toro. Ben emin olamıyorum ama Del Toro kitapları matbu okuyor ve Twitter’da olup bitenden haberi yok (“ben kurşunkalem devrinde takılıp kaldım” diyor). iPhone’uyla mesafeli bir ilişki içinde. Tuvalete giderken masada bırakıyor. Ben de Google’da aratmayı düşünmüyorum. “Kızıma hava atmak için Oscar ödülümü göstermem gerekebilir. Dedesinin birçok şeyi olabilir ama onda bunlardan yok!” Gülüyor. “Oscar olmazsa Altın Palmiye ile de yapabilirim. Cannes ödülü.” Bu arada Stewart’ın ne Oscar ne de Altın Palmiye ödülü var.

Del Toro’nun kızı Delilah 4 yaşında ve annesi Kimberly Stewart da Rod’un kızı. Hamilelik haberi açıklandığında Stewart ve Del Toro birlikte değillerdi. O zamanlar Del Toro’nun basın danışmanının yaptığı açıklama, Hollywood için son derece alışılmadıktı. 

Del Toro yine de kızıyla son derece ilgili. Onu vaftiz töreni için Porto Riko’ya götürmüş. Bu aynı zamanda, Rod dedeyi de içeren sürreel aile buluşmaları anlamına geliyor. “Biraz tuhaf. Kimin aklına gelirdi ki?” 80’lerde Stewart’ın hayranı (özellikle Young Turks parçası ve Camouflage albümü) olan Del Toro böyle söylüyor. “Liseden bir arkadaşıma anlattım ve şöyle dedi: ‘Sana o zamanlar ileride Rod Stewart ile Disneyland’e gideceğini söylesem hayatta inanmazdın.'” Rod Stewart’ın sekizinci çocuğu Aiden, Delilah’dan sadece altı ay büyük. Del Toro, “bu Delilah için çok iyi çünkü ağabeyi gibi olacak” diyor. 

Kendisi gibi kızının da hayvanlarla vakit geçirmesini istiyor. Eve gelen öğretmenin yardımıyla ona İspanyolca da öğretiyor. “Ben insanların bu dünyaya geldiklerinde benliklerinin belirlenmiş olduğunu düşünüyorum, siz sadece onlara seçenekler gösteriyorsunuz” diyor. “Onu hiçbir şeye zorlamak istemiyorum. Önüne bir şeyler atıyorum, o da yakalıyor.”

Del Toro, hayata bakışını dönüştürmüş olsa da babalığın onu değiştirmediğini söylüyor. “Şu çok tuhafıma gidiyor: Sevdiğim kişiler çok uzun süredir hayatımdalar. Ama sonra bir anda bu canlı dünyaya geliyor, bir haftada hayatımda bir numaraya yerleşiyor.”

Artık kızıyla birlikte keyfini sürebileceği projelerde yer almak istiyor. Cannes’da galası yapılan Antoine de Saint-Exupéry klasiği The Little Prince animasyonu gibi. Del Toro burada -sıkı durun- yılanı seslendirdi. Delilah, Del Toro’nun Collector karakterini canlandırdığı Marvel filmlerini de seviyor. Ancak Del Toro, bu filmlerin devamının gelip gelmeyeceğini bilmediğini söylüyor. “Marvel’de işler çok sıkı” diyor. “O yüzden bilmiyorum. Eğlenceli olabilir. Bütün o karakterler bir yana, eğlenmek de gerek.”

Uyuşturucuyla ilgili rollerini parmaklarıyla sayıyor. “Traffic filminde basit bir adamdım; uyuşturucu satanı da, kullananı da, yardakçıyı da oynadım” diyor. Gülerek ekliyor: “Birilerinin bu rolleri oynaması lazım. İş başa düştü.”

Sicario yeni bir perspektif sunduğu için ona cazip gelmiş. “İntikam peşindeki sert ama genelde iyi huylu adam rolünü hiç oynamamıştım. Hoşuma gitti.” Rol arkadaşları Emily Blunt ve Josh Brolin’den; özellikle de “X Factor” dediği görüntü yönetmeni Roger Deakins’ten (Shawshank Redemption, Skyfall) heyecanla bahsediyor. Del Toro, filmdeki sahneleri sanat eserleri gibi ayırıyor. Işıklandırmadan, kamera açılarından ve önceki filmlerden olası esinlenmelerden bahsediyor. Karakterleri kızıl gökyüzüne doğru ilerlerken gösteren kadraj hakkında “albüm kapağı gibi” yorumunda bulunuyor.

DVD ekstralarına benzeyen bu yorumdan bahsettiğimde Emily Blunt gülüyor. “Sinema ansiklopedisi gibi biri” diyor. “Galiba onu sinir ettim. ‘Şu filmi izledin mi’ deyip duruyordu, ben de ‘izlemedim’ diyordum. ‘Tuhaf filmlerinden hiçbirini izlemedim.’ Çok fazla anlaşılmaz film izlemiş.” Blunt, Del Toro sayesinde bütün Rolling Stones albümlerine sahip olduğunu söylüyor.

Del Toro, Sicario tanıtımlarının yanı sıra, Martin Scorsese’nin “hocalık” yaptığını söylediği, Meksika’nın fethi konulu HBO dizisi olabilecek Che benzeri bir tutkulu projeyle meşgul. Tim Robbins ile, inanılmaz bir şekilde “bir Balkan Savaşı komedisi” olarak tanıtılan A Perfect Day’in çekimlerini tamamlamış. Del Toro bu filmde pisliğe bulanmış ama mutlulukla “neyse ki silah yok” diyor. Her birinci sınıf aktör gibi, sırada bekleyen düzinelerce projesi var. Fakat bunların arasında bir romantik komedi varsa bile bundan bahsetmiyor.

Gitme vakti geldiğinde beni geçiriyor; çünkü o kibar bir adam ve iyi adamlar böyle yapar. Kötü adam rolünü üst düzey bir sanatsallığa taşıyan ve şimdi de paletini genişletmeye çalışan ressam, “bana yorum kat” diyor. İsteği bir meydan okuma gibi duruyor. “Benden romantik bir fikir çıkar, olur mu?”

Açılış görselindeki kıyafet kredileri: Kaban BELSTAFF, Gömlek ANN DEMEULEMEESTER

Yorumları Gör (0)

Cevap bırak

E-posta adresiniz kimseyle paylaşılmayacak.

© 2019 Port Magazine
Tüm Hakları Saklıdır.

Başa Git