Okunan Makale:
Baştan sona ‘Disintegration’

Baştan sona ‘Disintegration’

Yazı Zeynep Yener

Yıl 1989. Yani 90’lar. Benimle aynı jenerasyondan pek çok insanın geriye dönüp baktığında, basitliği ve naif heyecanları ile hayatının en mutlu dönemi olarak hatırlıyor olması muhtemel zamanlar. Ve arka fonda, insanı karanlığın derinliklerine çeken, depresif bir albüm.

80’lerin başında çıkan The Cure albümlerinin minimal ve kasvetli havası ile iki yıl önceki Kiss Me Kiss Me Kiss Me’nin yer yer poplaşan inişli çıkışlı tavrından sonra tam olarak ne beklediğimi bilmezken, ilk aşkım Robert Smith’in elime tutuşturduğu Disintegration.

İlk kez bir albüm kapağında göz göze geliyoruz. Ailemin yanından ayrılıp, başka bir şehirde tek başıma yaşamaya henüz başladığım; sanki çok baskı altında yetişmişim ve kredi kartımı hala babam ödemiyormuş gibi ‘sözde’ özgürlüğümü ilan ettiğim evde… Evin dört duvarında Robert Smith posterleri asılı. Bir odasının dört duvarı siyah boyalı. The Cure tişörtlerimin birini çıkarıp, öbürünü giyiyorum. Sanki giyecek başka şeyim kalmamış gibi. Hiçbir sorunum yok ama sığ bir özentiyle sorunlu bir genç olmak istiyorum. Sanki o zaman daha mutlu olacakmışım gibi tuhaf hislerim var. Ve Disintegration başlıyor.

İlk andan albümün gri ve sağanak yağmurlu havasını belli eden açılış şarkısı Plainsong’dan, Robert Smith’in en yoğun duyguları yükleyip, sonra da bu yükü tanımlayacak kelime bulamadığı için isimsiz bıraktığı Untitled’a kadar süren 71 dakikalık bir ‘kusursuz karamsarlık’ seansı.

O kadar kusursuz ki, nakaratının torpili ile sonradan olma The Cure hayranlarının sayısını artırdığı için hafif mesafeli durduğum Lovesong bile albüme gölge düşüremiyor. O vakitler şarkıya olan ‘anti’ tavrımda, Robert Smith’in Lovesong’u albümün çıkış tarihinden bir yıl önce evlendiği çocukluk aşkı Mary Poole’a yazdığını bilmemin etkisi de yok değil tabii. Düğün hediyesi olarak yazılmış bir aşk şarkısı, ancak onun yorumuyla bu kadar hüzünlü olabilir. Şimdi her dinlediğimde, 1989’daki o naif kıskançlığımı hatırlayıp kendime gülüyorum.

İki dakikadan uzun introsu ile Pictures Of You, farklı dönemlerde farklı şarkılarını favori bellediğim bu albümdeki ilk favorimdi. O intro bana asla uzun gelmediği gibi, sekiz küsur dakikalık şarkının daha kısa olabileceğini de hayal edemedim. Bugün hala her dinlediğimde, hiç bitmesin istiyorum.

Yıllar sonra evlendiğimde, Plainsong’u düğünün giriş şarkısı olarak seçtim. Bir yaz çocuğuna yağmuru ve sonbaharı sevdirdiği için… Güzelliğini ilk seferinde değil, birkaç yüz kez dinledikten sonra sindirerek keşfettiğim (ve Robert Smith’in en iyi sözleri bu şarkıya sakladığını düşündüğüm) albüme adını veren Disintegration, “I’m running out of time” diye başlayıp tek satırda tüm albümü özetleyen Closedown ve diğerleri… 71 dakikada sevmediğim ve hissetmediğim bir salise bile yok.

Robert Smith, Disintegration’ı yazdığı sırada 30 yaşına girmek üzereydi. Yaş sendromlarının herkeste farklı sonuçları olduğu malum. Kimisi ölümlü bir dünyada yaşadığını idrak ettiği an genç sevgili buluyor, kimisi tuhaf dövmeler yaptırıyor. Robert Smith için 30 yıllık hayatıyla yüzleşmesinin sonucu; tüm hayal kırıklıkları, pişmanlıkları ve paniklerini insanın hafızasına ve kalbine kazınan dramatik melodilere döküp, bence bugüne kadar yazılmış en etkileyici sözlerle dile getirdiği bir albüm oldu. Kendisi için hazırladığı bir 30 yaş doğum günü hediyesiydi belki de.

Şimdi Disintegration, 30 yaşında. 1989’da albümün ağırlığını tam manasıyla idrak edecek olgunlukta olmasam da, zaman ilerledikçe Disintegration, beni, Robert Smith’in umutsuzluğunda kaybolurken, kendi hayatıma bakıp bu (mutlu) zamanların bir daha geri gelmeyeceği gerçeğiyle yüzleştirdi. Bu albüm sayesinde 90’ları, genel anlamda o dönemi güzel yapan her şeyin ve kendi gençliğimin değerinin farkına vararak yaşadım.

Disintegration, ile birlikte yaş almış olmak, bana hayatın en güzel hediyelerinden biri gibi geliyor. 30 yıl içinde eskidikçe (ki hiçbir zaman eskimedi), benim için güzelliği giderek derinleşen bir şahesere dönüştü albüm. Zamanı geldiğinde, kendi yaş bunalımlarımı onunla paylaştım; tüm umutsuzluklarımın sığınağı hep bu albümün çaldığı bir yer oldu.

90’larda Disintegration’ın her notasını birlikte soluduğum çekirdek kadro arkadaşlarım, her dönemde hayatımdaki en değerli insanlar olarak kaldı. Biliyorum ki Disintegration, benim gibi onlar için de eski fotoğraf albümlerine bakmak gibi. Ve şarkılar ne kadar mutsuz olursa olsun, bizi istisnasız en mutlu olduğumuz o zamanlara götürüyor. İlk günden beri, bir daha hiçbir albümü baştan sona (ve defalarca) dinlemek isteyemeyeceğimi bilerek ve Robert Smith’in bir daha bu kadar iyi bir albüm yazamayacağı endişesiyle dinlediğim Disintegration.

1992’de gelen Wishve 2000 tarihli Bloodflowers da kendi başlarına hiç fena albümler olmadı aslında. Ama Robert Smith’in cameo yaptığı South Park bölümünde Kyle’ın da söylediği gibi: “Disintegration is the best album ever!”

Happy 30, Disintegration! I’ll always love you.

Bu yazı Port Türkiye’nin İlkbahar/Yaz 2019 sayısında yayınlanmıştır.

Yukarıda: Robert Smith, Cure ile 1987’de Brezilya’da sahnede. (Michael Putland/Getty Images)

Yorumları Gör (0)

Cevap bırak

E-posta adresiniz kimseyle paylaşılmayacak.

© 2019 Port Magazine
Tüm Hakları Saklıdır.

Başa Git