Okunan Makale:
Teatral bir kütüphane

Teatral bir kütüphane

Yazı Nicholas Blincoe, Fotoğraf Henry Bourne

Barry Humphries’in kütüphanesinden içeri girdiğinizde, ışık alan havadar bir aile evinden, kadife perdeler, bronz peri heykelleri ve elbette kitaplarla dolu bir fin de siècle dünyasına adım atıyorsunuz. Masaya yığılmış, raf ve dolaplara istiflenmiş, öbekler halinde şöminenin üstüne ve yere kümelenmiş sayısız kitap… Tiyatro sahnesinin bu büyük provokatörü, başlı başına teatral bir deneyim sunan bir kütüphane yaratmış. Humphries, sembolistlere, sürrealistlere ve romantiklere esin kaynağı olan ama kendisi bundan 82 yıl önce dünyaya geldiğinde çoktan ortadan kalkmış olan bir sanata, 1890’ların dekadan sanatına tutkun.  Kütüphanesi sayesinde birinci elden deneyimlemediği ama aşkla bağlı oluğu bu geçmişi yaşayabiliyor. “İnsanın beğenilerinin kökenlerini bilmek mümkün değil. Ama çocukluğumun geçtiği 1940’ların Melbourne’una her zaman çok yabancı hissettim. Diğer çocuklarınkinden çok farklı ilgi alanlarım vardı” diyor Humphries, “Annem ve babam endişeli insanlardı; benim için durmadan endişelenirlerdi. Onların kaygıları bana da sirayet etti. Eğilimlerimin beni doğru yere götüreceğinden emin değildim”. 

Humphries’in birinci baskı kitap koleksiyonu arasında Oscar Wilde’ın kişisel adres defteri de var. “Wilde’ın telefon numarasını bile biliyorum”, diyor; “bir kere aramayı denedim, ama nafile…” Humphries’in, Oscar Wilde’ın, ahlak bekçileri tarafından yıkıma sürüklendiği düşünülen bu hayat dolu estetin çağıyla özdeşleşmesi ilginç geliyor insana.   

Humphries, sohbetimiz boyunca biraz hüzünlü gözüküyor. Lame benekli koyu renk takım elbisesiyle inceden inceye göz alan Humphries her zamanki gibi tam bir dandy. Eşi Lizzie Spender’la beraber müstakil bir eve dönüştürdükleri bu Edward dönemi malikanesinin duvarları resimlerle dolu. Bunlar arasında, empresyonist ressam Charles Conder’e ait etkileyici kumsal manzaraları da var. Humphries, Conder için şunları söylüyor: “Eserlerini Paris ve Londra’da veren Anglo-Avustralyalı bir ressamdı. Lautrec, Wilde, Sickert ve diğer dekadan yazarlarla arkadaştı.” Bu hayat dolu, üretken sanatçı, 1910’da, henüz 40 yaşındayken, ergenlik yıllarında kendinden yaşça büyük Melbourne’daki ev sahibesinden kaptığı paralizi jeneralden -halk adıyla, frengiden- öldü.   

Humphries’in yarattığı en ünlü karakter elbette Dame Edna Everage. Melbourne’un bu asil hanımefendisi, zıt kutupların çatışmasından oluşan tuhaf bir bileşim: İffet düşkünü ama hafif meşrep; gösterişli ama dar kafalı; Melbourne’un banliyölerinden ölse dışarıya adımını atmayacak bir süperstar. Humphries, ilk defa 1955’te Melbourne Üniversitesi’nde düzenlenen bir revüde izleyicilere takdim ettiği Edna’nın içinde ve etrafında yaşıyor 60 yıldır. “[Edna’yı oynarken] banliyö yaşamına yönelik öfkemi dışa vuran birtakım replikler serpiştirirdim aralara. Edna bir protestoydu; teyzelerime ve aileme yönelik ukalaca bir eleştiri.” Bu noktada, Humphries’in babasının, Melbourne banliyölerinin fikir babası olduğunu söylemekte fayda var. “Babam müteahhitti ve Gulf Links Konutları adında bir banliyö inşa etti”, diyor Humphries, “yılda iki defa Melbourne’a gidiyorum ve her defasında bu konutları ziyaret ediyorum. Ağaçlar yaşlanmış artık, eğri büğrü gövdeleri var ve beyaz dış cephelerin rengi solmuş ama ben yine de bu ürpertici ve kasvetli ortamın tadını çıkarıyorum”.

1930’larda ülkeye akın eden Yahudi göçmenler Avustralya banliyö yaşamına ilaç gibi gelmiş. Humphries, 2013 yılında, Avustralya Oda Orkestrası ve performans sanatçısı Meow Meow’la beraber Weimar Kabare’yi sahneye koyarak Yahudi göçmenlere katkılarından dolayı şükranlarını sunmuş. Hitler’in “dejenere” diye yaftalayıp yasakladığı Weimar dönemi müziğini tekrar sahneye taşıyan bir gösteri Weimar Kabare. “Hitler’in Avustralya’ya iki büyük hediyesi oldu; çikolata ve oda müziği”, diyor Humphries; “Almanya’da pekala orkestra şefi olabilecek bir adam Melbourne’un gece kulüplerinde DJ’lik yapıyordu ve ben de onu dinliyordum.”

Avustralya’da, tarihe karışmakta olan bir izlerkitle türünün son örneklerini bulan İngiliz müzikhol yıldızlarının da Humphries üzerinde ciddi etkisi olmuş. Annesinin onu bu sanatçıların gösterilerine götürdüğünü hatırlıyor. “Kuzeyli komedyenlere bayılırdım. Büyükbabam, 1880’lerde Manchester’dan Melbourne’a gelmiş ama aksanını hiç kaybetmemişti. Bana ‘Barry Oğlum’ [‘Barry Boy’] derdi; çok utanç vericiydi. Ama onun sayesinde George Fromby’yi ve titrek sesli Horace Kenney’i tanıdım ve sevdim.”

İngiltere’de unutuluşa terkedilen komedyen Horace Kenney’nin ruhu, Avustralyalı muadili Alexander Horace Stone’da yaşamaya devam ediyor. Humphries’in, belki de panzehir niyetine Edna ile aynı dönemde yarattığı bir karakter Stone. Edna, gözü her daim yukarıda olan, hırslı Avustralya’nın sesiyken, Stone, dokuz kuka çim sahalarının ve karışık çiftler tenisinin damgasını vurduğu mazide kalmış bir Avustralya’nın hayaletimsi bir tecessümü. Humphries’in cazibesi şüphesiz zıt kutupların simyasından kaynaklanıyor; ister Adna Everage ile Alexander ‘Sandy’ Stone [Alexander ‘Kumlu’ Taş] olsun, isterse Avrupa kültürü ile kuzey İngiltere’nin komedyenleri. Humphries’in en sevdiği yazarın Demiryolu Çocukları’nın yaratıcısı Edith Nesbit olmasına şaşmamak gerek; gerçi, Humphries, Nesbit’in çocuklardan ziyade yetişkinler için yazdığı hortlak hikayelerine düşkün.  Nesbit, Freud’un “bastırılanın geri dönüşü” kuramının ete kemiğe bürünmüş hali gibi hortlayıp yaşayanların arasına karışan ölülerle ilgili dehşetengiz hikayeler yazıyordu. “Nesbit’in Grim Tales’i var bende; ama esas, Fear başlıklı hikaye derlemesinin peşindeyim”, diyor Humphries ve yaslı bir ses tonuyla ekliyor: “Bir gün, mutlaka bulacağım o derlemeyi.”

Yorumları Gör (0)

Cevap bırak

E-posta adresiniz kimseyle paylaşılmayacak.

© 2019 Port Magazine
Tüm Hakları Saklıdır.

Başa Git