Okunan Makale:
Arafta ne var?

Arafta ne var?

Yazı Thomas Bolger

“Dünya’dasın. İşte bunun çaresi yok.” ― Samuel Beckett

“Yetmişime merdiven dayadım ben,” diye homurdanıyor Roger Ballen, “Artık bir şeylere güya ‘normal’ ya da ‘sanatsal’ açıdan bakmaya çalışmıyorum. Neye inandığımı söylemem lazım, her yerde boşluklar görüyorum. Sanatta, toplumda, insanların davranışlarında boşluklar görüyorum. Herkes ikiyüzlü.” Roger Ballen ciddi bir adam. Titiz, melankolik, korkusuz. Çektiği siyah beyaz fotoğrafların ona ait olduğu hemen belli oluyor. Sınırdaki ve sınırın ötesindeki insanların; yeni doğmuş köpek, güvercin ve domuz yavrularını tutarken fotoğraflanmış çarpıcı ve rahatsız edici portreleri, tebeşirle çizilmiş çocuksu grafitilerle ve döküntülerle çevrili fotoğraflar… Ballen’ın çiğ ama gösterişli çalışmalarına tanıklık etmek, “insan türünün karanlık dünyasının gizli derinliklerine inmek” demek. 

Ballen’ın tavizsiz ve ayrıksı estetiği “Ballenesk” terimini doğurdu. 2020 başında Brüksel’de düzenlenen Ballenesk Tiyatrogösterisi ve Belçikalı görsel sanatçı Ronny Delhue ile ortak çalışması Correspondances, izleyicilere in situ fotoğraflar, videolar ve enstalasyonlar aracılığıyla Ballen’ın dünyasını göstermişti. Correspondances ana mekandaki ana sahnede gösterilmişti. Goril orkestra şefi, Kubrick’in 2001: A Space Odyssey filminin imgeleminde ve ses ortamında kullandığı, garip bir kabusu andıran Böyle Buyurdu Zerdüşt, Op. 30 senfonik şiirinin hırıltılı, akortsuz bir versiyonunu yönetirken, sıra sıra dizilmiş konser koltuklarını dolduran harap düşmüş cansız mankenler sahneyi izliyordu. Serginin çarpıcı kalitesi Fransız tiyatrocu Antonin Artaud’nun, izleyici ve sanatçı arasındaki ilişkiyi sarsmayı ve altüst etmeyi amaçlayan, totem ve jestlerle yeni bir dil yaratan teorisi Vahşet Tiyatrosu’ndan izler taşıyordu. 

Atonement, 2019, Roger Ballen, Ronny Delrue ve Marguerite Rossouw

Correspondances’ın insanın duyularına saldıran bu sürreal çalışmaya ya da Samuel Beckett’in eserlerine herhangi bir benzerliği olup olmadığını Ballen’a sorduğumda şu cevabı alıyorum… “Evet birtakım paralellikler var çünkü Artaud da absürt tiyatroyla, insan aklıyla ilgileniyordu. Bazı şeylerin kontrolden çıkmasının, sınırlarda yaşamanın, gerçek anlamda hayatı kontrol edememenin bilinçaltında hissedilen bir yanı var. Bir şeyler anında dağılıveriyor. Bu yönüyle Artaud ile de benzerlikleri var ama daha çok Beckett, Pinter ve Ionesco ile ortak noktaları var. Fotoğraflarımın özünün ya da anlamının önemli bir parçası olan absürtlük kavramı diğer her şeyi geri planda bırakıyor.” 

Ballen ve Delrue ile otururken, Beckett karakterlerini andıran bu ikili, sorularıma cevap vermeden önce uzunca düşünüyor, odayı bir şeylere gebe bir sessizlik dolduruyor. İkisi de sanat hayatına farklı şekillerde başlamış. Delrue, babasının sanat okuluna gitmemesi yönündeki uyarılarını dikkate almayıp Ghent Sanat Akademisi’nde resim bölümünü bitirirken, Ballen, erken yaşta fotoğrafçılığa başlamakla kalmayıp jeoloji ve psikoloji eğitimi de almış. “Annem 60’larda Magnum’da çalışıyordu. Cartier-Bresson ve başka ünlü sanatçılarla birlikte Amerika’daki ilk fotoğraf galerilerinden birini kurdu. On yedi yaşıma geldiğimde çok güçlü fotoğraflar çekebiliyordum. Daha üniversite diplomamı elime almadan fotoğrafçılıkta ne yapmam gerektiğini biliyordum. Elli yıldan uzun süredir bu işi yapıyorum,” diyor Ballen.

Bireysel çalışmalarının yanında, ikili (Ballen’ın asistanı Marguerite Rossouw ile birlikte) Delrue’nun resimleriyle Ballen’ın kukla, kafatası ve dışavurumcu cansız manken fotoğraflarını kusursuz bir şekilde birleştiren fotomontajlar yaratmak için bir araya gelmişti. Delrue, başka bir sanatçıyla diyalog içinde ilerleyen bu spontane, kişisel yaratım sürecini “kontrol edilemeyen kontrol” olarak tanımlıyor. 

Peki, ortaklığın zorlayıcı yönleri nelerdi? “Bir işi nasıl başaracağınızı ilk bakışta kestirememek bana çok ilginç geliyor,” diyor Delrue. “Başlarda zordu. Sonra hem %100 Roger’a hem de %100 bana ait bir çözüm bulduk. İşi akışına bırakmak önemli. Yaptığım Roger portresi, onun çalışmalarına olan saplantımın da bir portresi aslında. Çalışmalarımda kendi zihnimi öznemin zihniyle birleştirmeye çalışıyorum.” Ballen söze başlamadan önce grileşmiş sakallarını ovuyor. “Söz konusu doğaçlama yapmak olduğunda, daha önce fark etmediğiniz bir bağlantı görmenin her zaman yaratıcı bir tarafı vardır. Yeni bir bölge, yeni bir alan yaratmak için bir sürü obje kullanıyoruz. Ronny’nin çizimlerini gördüğümde onları kendi resimlerimle bağdaştırmıştım. Ronny’nin çizimlerini benim resimlerimle birleştirip kendi özü olan bir şey yaratabildik. Yaptığınız şey ne olursa olsun güçlü bir özü olmalı. Yoksa insanların üzerinde etki bırakamazsınız. Bir şeyleri kendi hayatı olan yeni, hakiki bir gerçekliğe dönüştürmelisiniz.” 

Ballen’ın çalışmalarına hakim olan gerçeklik ve rüya, kaos ve düzen kavramları arasındaki sınırların bulanıklığı nedeniyle Ballen’ın çalışmaları “kurgu belgesel” olarak tanımlanıyor. İyi bir tiyatro gösterisinin prova ve doğaçlamanın bir kombinasyonu olduğunu ve aynı şeyin Ballen’ın fotoğrafları için de söyleyebileceğimizi dile getirdiğimde Ballen sözümü kesiyor. “Arada çok büyük bir fark var. ‘Sahnelenmiş’ kelimesi fotoğrafçılıkta son beş, on yıldır yaygın olarak kullanılmaya başladı. Sahnelenmiş fotoğraflar bana göre tekrar edilebilen şeyler. Kasten yapıldığı hissediliyor. Jeff Wall da böyle derdi. Ama bilinçaltı, gördüğü şeyin gerçek olduğuna inanmaz, sanatçının zihnine bir gerçeklik dayattığını anlar. Bir tiyatro gösterisinin sergilenmesiyle fotoğraf çekmek arasında farklar var. Tiyatro izlemek defalarca prova edilmiş bir şeyi görmektir. Oyunlar arasında ufak tefek farklılıklar olacaktır tabii, mesela başrol oyuncusu grip olmuş olabilir. Ama bir fotoğrafa baktığınızda gördüğünüz şey zamanda yalnızca bir kere gerçekleşen bir andır. İzleyicinin gördüğü şey, deklanşöre basıldığı anda olanlardır, mikrosaniyeler içinde gerçekleşir ve bir daha tekrarlanamaz.”   

Observers, 2019, Roger Ballen ve Ronny Delrue

Correspondances sergisinin yardımcı küratörü Carine Fol, Delrue’yu Geel şehrindeki akıl hastalarının portreleriyle tanımış. Bir sene sonra, zihinsel engelli sanatçıları diğer sanatçılarla eşleştiren bir projede yer alması için Delrue’yu davet etmiş. Delrue projede, geçtiğimiz yıllarda hayatını kaybeden Christine Remacle ile çalışmış. Geleneksel iletişim yöntemlerini kullanamayan ikili, çizim yaparak iletişim kurmuş. 

Ballen, en iyi fotoğraflarının bazılarında ötekileştirilen ve savunmasız insanlara yer verirken bize daha önce ulaşamadığımız dünyaları içeriden görme imkanı veriyor. Çalışmalarının özneleri bu insanlar olduğunda sanatçılara düşen sorumluluklar neler diye soruyorum. Ballen sinirleniyor. Belki de yıllardan beri kendisiyle derdi olan ve onu istismarcılıkla suçlayan gazetecilerle karıştırıyor beni. “Herhangi bir şeye karşı ne sorumluluğumuz var? Hepimiz gezegenimizi mahvederken çevresel problemlerden dem vuruyoruz. Bunun mantıklı bir sonucu olsa hepimizin intihar etmesi lazım. Nereye gidersek gidelim peşimizi bırakmayan ikiyüzlü bir ahlaki görüşümüz var. Akıl hastalarıyla çalışırken bana düşen rol ne? Peki kimin birilerine akıl hastası deme hakkı var? Siz neden akıl hastası olduğunuzu düşünmüyorsunuz? Uç vakalardan bahsetmiyorum ama kimin oturduğu yerden normal olduğunu düşünmeye hakkı var? Zaten ‘normal’ dediğimiz nedir ki? Bana göre sorunun kaynağı bu işte. Daha en baştan normalliğin ne demek olduğu konusunda ikiyüzlülük yapıyoruz. Bütün ülkelerde büyük şirketlerin başındaki insanlara neden akıl hastası demiyorsunuz? Kimse öyle demeye cesaret edemez. Siz nereliydiniz, Londra mıydı? Boris Johnson’a ne demeli? O da akıl hastası mı?”

Akıl hastalığının geniş bir spektrum olduğunu ve Johnson’ın da muhtemelen sosyopatın teki olduğunu söyleyerek cevap veriyorum. Ballen devam ediyor: “Orada da tutarsızlıklar var. Sokaklarda dolaşan ve hangi günde olduğumuzun bile farkında olmayan insanlar var. Bana onları fotoğraflama hakkını kim veriyor? Buna hakkım var çünkü ben her sabah aynada kendimle yüz yüze gelmek zorundayım. Burada sorun şu; sınırdaki insanları fotoğrafladığınızda ve ortaya çıkan fotoğraf sözde normal bir insanın zihnini gereğinden fazla etkilediğinde buna istismar diyorlar. Ama orada olan şeyin fotoğraftaki kişiyle ya da benimle bir alakası yok. O fotoğrafa bakan, kendiyle yüzleşememiş insanla ilgili bir durum bu. Fotoğraf aslında onların statükosunu tehdit ediyor. Bu yüzden fotoğrafçıyı, yani beni, bir tür ideolojiye karşı çıkmakla suçluyorlar.” 

“Her gün, gece gündüz 30 insanla çalışıyorum. Bana ‘Ne zaman eve döneceksin?’, gibi mesajlar atıyor, benimle problemlerini paylaşıyorlar. Ben doktorum, avukatım, finansçıyım, arkadaşım. Dün bana ‘sen benim babamsın’ diyen bir mesaj geldi. Bu sabah gelen başka bir mesajda, “Hayatımla ne yapacağımı bilmiyorum param kalmadı eve ne zaman dönüyorsun’ yazıyordu. Tüm gün, tüm gece. Bu insanlardan, bugüne kadar çalıştığım binlerce kişi arasından Ballen hakkında kötü bir şey söyleyen olmadı. Bakın, tek bir kişi bile olmadı. Güney Afrika gibi yerlerde çalışırken 40 yıldır başıma bir şey gelmemesinin nedeni bu insanların beni sevmesi, bana güvenmesi. Bu her zaman karşılıklıydı. Öyle olmasa şimdiye ölmüş olurdum. Bizim aramızda sahtelik yok. İki yıl kadar önce Norveç’ten bir sürü kişi aldım yanıma. Bir daha da onları çağırmam. Kendilerini çok ahlaklı zannediyorlardı. Adamlardan ikisi dayak yedi, kameraları kayboldu. Kız da tecavüze uğruyordu neredeyse. Benim başıma hiç böyle şeyler gelmedi çünkü ben günün sonunda onlara bir şeyler veriyorum. O hissi veremezseniz bu tip yerlerde, özellikle de Güney Afrika’da çalışamazsanız. Yoksa öldünüz – işte o kadar.” 

Gazeteci Hunter S. Thompson bir keresinde “gerçekliğin kendisi çok çarpık” demişti. Yeni dijital güçler (sürekli yayında olan haber bültenleri, sosyal medya) gerçekliği daha da çarpıtıyor. Bazıları, gün geçtikçe absürtleşen bir dünyayı yorumlamanın ve böylesine bir dünyada gündemi yakalamanın, sanatçılar için zor olacağını savunabilir. Bu söylem Ballen için rekabet anlamına geliyor. Kafasını ellerinin arasına alarak, “Bu şu an benim için de büyük bir sorun. Sanat medyanın kullandığı bir araç haline geldi. İnsan davranışı olmaktan çıkıyor. Haberleri izleyen bir koyundan farkı kalmıyor bir bakıma. Neden bir sanatçı Donald Trump’ı takip etmek istesin? Neden bir sanatçı Apple bilgisayarları tiye almak ister? Akla gelen daha iyi bir şeyler yok mu bunlardan başka? İnsanlar bana sanat dergilerinde gördüğüm sergilere gitmemi söylüyorlar. Ben de ‘neden böyle bir şey yapayım? Time dergisini okusam da aynı şey’ diyorum onlara. Ne anlamı var? Bana göre sanatın amacı bu olmamalı. Sanat özel bir parçasını kaybetti diyebiliriz. Ticari medyanın, markaların, modanın, siyasi toplumsal çevre sorunlarının bir aracı haline geldi. Bunların çoğunu medyanın kendisi sanattan daha iyi yapabilir zaten. Medyanın sanatçılardan daha çok etki gücü var. Bana sorarsanız, sanatçılar çağdaş hicivle uğraşmaktansa daha derin, daha felsefi ve psikolojik sorunlarla ilgilenmeli. Ben böyle hissediyorum ve kimse fikrimi değiştiremez.”

Hiçbir eserin bağlamından ayrı değerlendirilemeyeceğini ve sanatçıların daha evrensel konulara eğilmeleri gerektiğini söylerken, kendi muhteşem kitaplarından bazılarının – Platteland, Shadow Chamber – çok spesifik bir zaman ve yere ait olduğunu, apartheid rejimi sonrası fakirleşen Güney Afrika halkının yaşamlarına bir ayna tuttuğunu belirtiyorum. “O fotoğraflar apartheid-sonrası dönemde Güney Afrika’da neler olduğundan çok, aklın içinde bulunduğu durumla nasıl başa çıktığı ile ilgili,” diye cevap veriyor Ballen. “Yıllar önce çekilen fotoğrafları bir şeyleri açık eden yanıyla ele almak, biraz önce dediğiniz gibi Beckett’ın uğraştığı bir şey. Sınırlarda yaşayan bu insanlar kim? Kaosla başa çıkamayan insanlar. Rahatlıklarını, özgüvenlerini ve amaçlarını kaybeden insanlar. Bütün bunlar hep çağdaş toplumun sorunları ve Güney Afrika bunların sergilendiği bir sahneydi. Ben siyasi, toplumsal, kültürel fotoğrafçı değilim, hiçbir zaman da olmadım. Ben hep psikolojik bir fotoğrafçıydım, fotoğrafçılığa ilk başladığım zamanlarda bile. Amacınızı açığa çıkardığı için, kim olduğunuza dair kendi içinizde yaşadığınız tartışmayı ortaya çıkardığı için bu fotoğraflar zihninizi etkiliyor. Arafta ne var, içeride ne var, dışarıda ne var?” 

Ballenesk videosunda (video o kadar az ve öz ki şiir gibi) Ballen, İngilizcedeki en derin kelimenin ‘hiç’ olduğunu söylüyor. Hayata hiç olarak başlıyor, hiç olarak bitiriyoruz ama Ballen’ın çektiği fotoğraflar onun ömrünü aşacağa benziyor. Sanatın fani sınırları aşabildiği, ölülerle ve yaşayanlarla iletişim kurabildiği düşüncesi Delrue’nun da içini rahatlatıyor: “Doğum ve ölüm arasındaki boşluk çılgın bir zaman. O boşluğu doldurmanız gerek. Hiçbir şey yapmadan duramam. Bir şeyler yapmam lazım. Bir şeyler yaratmadığım zaman bir ölüden farkım yok. İlginç bir hayatım olsun istiyorum, insanlarla tanışmak, bir şeyler yaratmak istiyorum. Roger’la tanışmak harikaydı.”

Stare, 2008, Roger Ballen

İkisi göz göze gelip gülümsüyor ve Ballen, “Absürtlük kavramına geliyor her şey. Hayatın kesin bir anlamı yok, hayatı anlamıyorsunuz. Ama bu kendiniz için anlam yaratamayacağınız anlamına gelmiyor. Yıllar içinde çektiğim fotoğraflar, günlüğe yazmak gibiydi. Defter bitmeyecek, bir sonuca varmayacak ya da nasıl başladıysa öyle sonlanacak. Hayatın absürtlüğüyle. Bütün gün öylece oturup depresif takılabilirsiniz ya da kendiniz için ve başkaları için anlam yaratmayı deneyebilirsiniz. Canlı olduğunuz bu kısa süre içinde sanatla uğraşmak kendiniz için yapabileceğiniz en iyi şey, hepsi bu. Felsefe ve varoluşçuluk alanlarından insanlar da aynı sonuca varıyor. Camus, Sartre, yapabileceğiniz başka bir şey olmadığını, içinizdeki boşluğu doldurmanın başka bir yolu olmadığını söylüyorlar. Sanatçının ilgilenmesi gereken ve üzerine çalışması gereken konular bunlar işte, Brexit ya da Trump ya da haberlerde ne varsa o değil. Gerçek olan, zorlayıcı olan sorunlar bunlar. Sanatçılar da bunu kabullenmeli, hepimiz kabullenmeliyiz. Kabullenemiyorsanız eğer, bir köprüden kendinizi atmak da her zaman bir seçenek.”

Take off, 2012, Roger Ballen

Ballen’ın tuhaf dünyası insanı içine çekiyor ve insan türünün zamana direnen ilkel dürtülerini harekete geçiriyor. Katarsisi kullanarak ve araştırmacı bir gözle tabuları ve aklın sınırlarını test eden Ballen, içgüdü ve arzu arasında, endişe ve güldürü arasında gidip geliyor. Onun dobra, cesur duruşu bana Beckett’in Worstward Ho’daki ünlü satırlarını hatırlatıyor: “Geride kaldı her şey. Elinde başka hiçbir şey yok. Hep denedin. Hep yenildin. Olsun. Yine dene. Yine yenil. Daha iyi yenil.”

Açılış görseli: Five hands, 2006, Roger Ballen

Yorumları Gör (0)

Cevap bırak

E-posta adresiniz kimseyle paylaşılmayacak.

© 2019 Port Magazine
Tüm Hakları Saklıdır.

Başa Git